Darkangelhome

Love Letter – Geçmişe Mektuplar


Bilinen Diğer Adları : When I Close My Eyes – Letters of Love
Yönetmen : Shunji Iwai
Senarist : Shunji Iwai
Yapımcılar : Jiro Komaki, Tomoki Ikeda, Masahiko Nagasawa
Gösterime Girme Tarihi : 25 Mart, 1995
Süre : 117 Dakika
Tür : Romantik
Ülke : Japonya
Dil : Japonca

 

OYUNCULAR

Miho Nakayama – Itsuki Fujii / Hiroko Watanabe
Etsushi Toyokawa – Akiba Shigeru
Bunjaku Han – Female itsuki’s mother
Katsuyuki Shinohara – Female itsuki’s grandfather
Miki Sakai – Itsuki Fujii as a young girl
Takashi Kashiwabara – Male itsuki fujii
Ken Mitsuishi – Kasu Abe
Shifumi Yamaguchi – Kasu Abe’s wife

 

KONUSU : Hiroko Watanabe (Miho Nakayama) Kobe’de yaşamaktadır. Nişanlısı Itsuki Fujii trajik bir dağ tırmanışı kazasında hayatını kaybetmiştir. Ölüm yıl dönümü anma töreni için nişanlısının annesinin evine gittiğinde Hokkaido/ Otarfu’da yaşadığı döneme ait eski okul yıllığını bulur. Nişanlısının annesi evin artık yerinde olmadığını, yıkılıp yerine otoyol yapıldığını söyleyince öğrenci listesini tarayarak eski ev adresini bulduktan sonra son bir veda etmek istercesine nişanlısına bir mektup yazar ve gönderir.

Itsuki Fujii (Miho Nakayama) ise Otaru’da yaşamaktadır. Bir gün ” Sevgili Itsuki Fujii, nasılsın? Ben iyiyim. Hiroko Watanabe ” den oluşan birkaç satırlık bir mektup alır. Mektubu garip bulsa da karşılık yazar. Hiroko ise mektubuna cevap aldığında şok olur. Kendisine uzun zamandır aşık olan ve artık yavaş yavaş duygularına karşılık vermeye başladığı, evlenmelerini isteyen Shigeru Akiba (Etsushi Toyokawa) ile bu durumu tartışır. Shigeru kaza olduğunda nişanlısıyla birlikte aynı tırmanış grubunda bulunduğu için Itsuki’nin gerçekten ölü olduğuna ve mektuba karşılık verenin şaka falan yapmaya çalışan biri olduğuna onu ikna etmeye çalışır. Ancak Hiroko yine de mektuplara devam eder ve sonunda sır ortaya çıkar. Mektuplara karşılık yazan kişi gerçekten de ismi Itsuki Fujii olan biridir, ancak bir kadındır. Üstelik nişanlısıyla aynı okulda ve sınıfta okuduğu ortaya çıkan bir kadın. İki kadının düşündüklerinden çok daha fazla ortak noktaları vardır. Mektuplar devam ettikçe birlikte yavaş yavaş geçmişin sayfaları arasında kaybolmuş saf ve masum bir aşkı ortaya çıkarmaya başlarlar.

Filmin neredeyse tamamı daha çok kar yağıyor olması sebebiyle Japonya’nın Hokkaido bölgesinde Otaru şehrinde çekilmiştir. Love Letter hem ülkesinde hem de Asya’ya gişelerde büyük başarı elde etmiştir. Özellikle de Güney Kore’de ikinci dünya savaşı sonrasında ülkede gösterime giren ilk Japon filmi olmuş ve ülkenin o yıl en çok gişe elde eden filmler sıralamasında 645,615 izleyiciyle 10. sırada yer almayı başarmıştır. Film 1998 yılında Amerika’da ” When I Close My Eyes ” adıyla gösterime girmiştir. Filmin toplam hasılatı 8,500,760,900 yen olmuştur.

Şimdiye dek birçok dizi, film veya müzik videoda, özellikle de Güzey Kore yapımlarında göndermeler yapılmıştır. Bazılarından bahsetmek gerekirse,

Twice grubunun ” Cheer Up “ ve ” What is Love “ müzik videolarında filmin klasik sahnelerine gönderme yapılmıştır.

2014 yapımı Hint filmi ” Entertainment ” ve 2016 yapımı Endonzeyda yapımı ” Terjebak Nostalgia” isimli filmde Love Letter’e göndermeler mevcuttur.

Ayrıca 2019 yılı yaz ayları itibariyle Çin’de yeni bir yeniden yapım filmi çekilmeye başlanmıştır.

Filmin Kazandığı Ödüller

19th Japanese Academy Awards
• Winner – Newcomer of the Year (Takashi Kashiwabara)
• Winner – Newcomer of the Year (Miki Sakai)
• Winner – Most Popular Performer (Etsushi Toyokawa
• Nomination – Best Film
• Nomination – Best Music Score (Remedios)
• Nomination – Best Supporting Actor (Etsushi Toyokawa)
1996 Blue Ribbon Awards
• Winner – Best Actress (Miho Nakayama)
1996 Kinema Junpo Awards
• Winner – Reader’s Choice Award for Best Film
17th Yokohama Film Festival
• Winner – Best Film
• Winner – Best Director [tie] (Shunji Iwai)
• Winner – Best Actress (Miho Nakayama)
• Winner – Best Actor (Etsushi Toyokawa)
• Winner – Best Cinematography (Noboru Shinoda)
• Winner – Best New Talent (Miki Sakai)
1995 Hochi Film Awards
• Winner – Best Actress (Miho Nakayama)
• Winner – Best Supporting Actor (Etsushi Tokoyawa)
1995 Toronto International Film Festival – Audience Award
2018 SDC Best Retro Movie Award of the Year


KİŞİSEL YORUM : Love Letter kişisel Asya filmleri arşivinizde yer almayı hak edecek kadar güzel bir film. Eski olabilir ama inanın bu filmin güzelliğinden bir şey götürmüyor. Hatta Japonya neredeyse yarım yüzyıldır taşra bölgesinde pek değişime uğramadığı için bir yerden sonra eski bir film olduğunu unutuyorsunuz bile.

İnsanlar her zaman, ” zaman her yarayı iyileştirir ” derler. Ancak zaman, söylenildiği gibi her zaman yas ve özlem duygularının azalmasını sağlamaz. Bu filmde yönetmen yası aşıp geleceğe adım atmak isteyen ama bir türlü yapamayan Hiroko için bunu mektuplar aracılığıyla gerçekleştiriyor. Hiroko mektubunun bir yerlere ulaşmasını zaten beklemiyor, onun için mektubun simgelediği şey önemli, veda, biraz kendini teselli etme ve yoluna devam etme. Ama bir de bakıyor ki mektubuna cevap almış! Nişanlısının ona cennetten cevap yazdığını bile düşünüyor. Ancak onunla evlenmek isteyen adamın da yardımıyla mektupları attığı adrese gittiğinde gerçekten de evin yerinde olmadığını ve otoyola dönüşmüş olduğunu görüyor. Elbette hayal kırıklığına uğruyor. Ancak gerçeğin kıyısından döndüğünün farkında değil.

Otaru bölgesinde tamamen aynı isim ve soy ismi taşıyan başka biri daha yaşıyor ve postacı aslında mektubunu bu kişinin adresine götürmüş. İlginç olan bu kişinin bir kadın olması değil, nişanlısıyla aynı okulda ve aynı sınıfta okuduğunun ortaya çıkmış olması da değil, enteresan olan iki kadının neredeyse tek yumurta ikiziymişçesine birbirlerine benziyor olmaları. Ama bunu sonradan keşfediyorlar. Hiroko mektuplaştığı kişinin nişanlısının eski sınıf arkadaşı olduğunu öğrenince ondan nişanlısı hakkındaki anılarını anlatmasını rica ediyor mektuplarında. Böylece Hiroko diğer Itsuki sayesinde nişanlısının gençken nasıl biri olduğunu öğrenme şansı elde ederken, Itsuki de geçmişinde kalmış, onunla aynı ismi taşıması yüzünden bir sürü sıkıntı çektiği ama mektuplar ilerledikçe aralarında birçok bağlantı olduğunu keşfetmeye başladığı eski sınıf arkadaşını da yeniden keşfetmeye başlıyor. Bu her ikisi için de farklı açılardan yeni bir başlangıç oluyor. Özellikle de masum, tatlı, tozlu kitap sayfalarının arasında kalmış, kalp ısıtan aşkı keşfetmeye başladıktan sonra.

Filmin en klasik ve diğer yapımlara da ilham olan iki sahnesi ve Twice grubunun kliplerinde yer alan göndermeler




Miho Nakayama hem Hiroko’yu hem de kadın Itsuki’nin yetişkinliğini, iki karakteri de birbirlerinin karbon kopyası olmayacak şekilde başarıyla canlandırmış. İki kadının birbirinden farklı karakterlerde kişiler olduğunu hissettirmiş. Filmin bütün başarısına rağmen Nakayama’nın çok fazla yapımda rol almamış olmasını görmek şaşırtıcıydı. Ancak bence filmin en başarılı performansını bayan Itsuki’nin okuldaki gençliğini canlandıran Miki Sakai sergilemiş. Baş rolden rol çaldığını ve parladığını söyleyebilirim. Zaten filmden sonra baş rolü oynayan oyuncudan daha fazla yapımda rol almış. Gizemli nişanlı Itsuki ise gençliğinde de gizemli bir delikanlı olduğundan karakterini çözmekte pek başarılı olamıyoruz. Ancak finalde ona karşı büyük bir sempati besleyeceğinizden eminim.^^



Bazen bir filmin başarılı olması için milyon dolarlık setlere veya görsel efektlere ihtiyacı yoktur. Nasıl ki bizler hala eski Türk filmlerimizi başarılı buluyor ve severek izliyorsak aynı şey başka ülkeler için de geçerli diye düşünüyorum. Japonya’nın en sevilen ve klasik romantik filmlerinden biri olan Love Letter, finalindeki en akılda kalıcı, en kalbe işleyen sahnesiyle zihinlerinize yer edecek. Büyük ihtimalle bir filmi bitirmenin en güzel, en sıcak halini bulmuşlar. Film biterken dudaklarınıza bir gülümseme ilişmiş, belki gözlerinizin kenarına da biraz gözyaşı birikmiş olabilir. Filmi Türkçe alt yazılı olarak BURADA ve eğer link silinmişse bunun gibi online film izleme sitelerinde bulup izleyebilirsiniz.

 

10/10 Neden?

 

Düşündüm ama bir kusur bulamadığım için puan kırmamaya karar verdim. Belki müzik kullanımlarından biraz kırılabilir ama çok da önemli değil. Derler ki bazen yolculuk hedeften daha önemlidir. Love Letter bu tarz bir film. Film boyunca ortaya çıkan mini mini detayların her biri filme daha fazla bağlanmanıza neden olacak.

 

Filmin traileri

He is Psychometric – Genç Oyunculardan Kaliteli Bir Yapım


Dizinin Adı : He is Psychometric
Diğer Adları : That Psychometric Guy / Psychometric Fellow
Yönetmen : Kim Byung-Soo
Senarist : Yang Jin-A
Yayınlanan Kanal : tvN
Tür : Romantik, Komedi, Gerilim, Gizem, Fantastik
Bölüm Sayısı : 16
Yapım Yılı : 2018 – 2019
Ülke : Güney Kore
Dili : Korece

OYUNCULAR

Park Jin Young – Lee Ahn
Shin Ye Eun – Yoon Jae In
Kim Kwon – Kang Sung Mo

Kim Da Som – Eun Ji Soo
Joe Byeong Gyu – Kang Sung-Mo (young)
Noh Jong Hyun – Lee Dae Bong
Ko Yoon Jung – Kim So Hyun
Park Chul Min – Nam Dae Nam
Kim Hyo Jin – Oh Sook Ja
Jeon Mi Sun – Jo Eun Joo

KONUSU : Dizi, dokunduğu şeylerin anılarını okuma yeteneğine sahip Lee An (Jin young) ile acı dolu geçmişini herkesten saklamaya çalışan Yoon Jae In’in (Shin Ye Eun) yıllar sonra bir araya gelerek birinin ailesini tamamen yok eden, diğerinin babasını hapse gönderen trajediyi çözmeye çalışmalarını konu ediniyor.

Dizinin en düşük reytingi Nielsen’e göre 1.932%, en yüksek reytingi ise 2.794%, averaj olarak 2.395% olarak gerçekleşmiştir.

KİŞİSEL YORUM : Genellikle daha önce izlediğim ve yeteneğine güvendiğim oyuncuların en az birinin baş rollerden birinde yer almadığı dizileri izlemem. Ama bu dizinin konusu ilgimi çekince ve doğaüstü yetenekleri olan bir de karakteri olduğunu görünce bir şans vermeye karar verdim ve iyi ki de öyle yapmışım. Çünkü bazen yeni yetenekleri keşfedebilmek için bir yerde böyle dizi ve filmlere şans vermemiz gerek.^^

Dizinin baş rolünde GOT7 isimli KPOP grubunun üyelerinden biri olan Park Jin Young bulunuyor. Kendisi daha önce birkaç projede daha yer almış ama ben ilk kez izledim ve performansını gerçekten beğendim. Benim dizi ve film yorumlarımı takip edenler genelde idollerin oyunculuğa soyunmalarına pozitif yaklaştığımı bilirler, hem Jpop hem de kpop dünyasında sık gördüğümüz bir durumdur. Ama aynı zamanda beğenmediklerimi de çekinmeden eleştirdiğimi de bilirler. Jin Young’un ilk baş rolü olmasına rağmen performansı gerçekten diziyi taşıyacak kadar iyiydi. Komediye fazlasıyla yatkın olması ve dramatik sahnelerde de başarılı olmasıyla karakterinin altından kalkmayı başarabilmiş. Umarım başka projelerde de izleme şansı buluruz. İdol olmanın en kötü yanı ne müziğe ne de oyunculuğa tam zamanını verememek sanırım. Konser turları veya başka işleri yüzünden kim bilir kaç projeyi reddetmek zorunda kalmıştır.


Jin Young’un canlandırdığı Lee Ahn bir psikometrist yani ellerini herhangi bir nesneye veya kişiye dokundurarak o nesnenin geçmişini, başından geçenleri hissedebiliyor. Ancak çevresinde onun gibi biri olmadığı ve ona yol gösterecek biri de olmadığından her denemesinde alakasız şeyleri gördüğü için davaların çözülmesinde yardımcı olamıyor. Okuyamadığı tek kişi ise birlikte yaşadığı ve hayatını kurtardıktan sonra ağabeyi olarak benimsediği savcı Kang Sung Mo.

Dizinin bayan baş rolü ise ilk oyunculuk deneyimiyle ekranlara gelen Shin Ye Eun. Rolünü hakkıyla canlandırdığını düşünüyorum ve içimden bir ses kendisini ileride birçok büyük projede izleyeceğimizi söylüyor. Ancak sima olarak kendisine benzeyen o kadar çok oyuncu var ki akıllarda kalması için seçeceği projelerin gerçekten iyi olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü izlerken devamlı birilerine benzetip durdum. Jin Young ile de kimyası tuttuyordu ama keşke savcımızla da şöyle birkaç sahnesi olsaydı demedim değil hani.^^


Olayların kilit noktası isim ise yine çıkış yapma aşamasında olan ve genellikle Lee Jong Suk’a benzetilen genç oyuncu Kim Kwon yer alıyor. Aleksitimi/duygu sağırlığından, yani kişinin duygularını tanımadığı, ifade edemediği ve başkalarının durumunu anlayamadığı, psikiyatrik bir rahatsızlık olmayıp tamamen sosyo-kültürel nedenlerden dolayı ortaya çıkan bir sorundan muzadip bir karakter olan Kang Sung Mo‘nun geçmişi yavaş yavaş gün yüzüne çıktığında neden bu durumda olduğunu çok daha iyi anlıyoruz. Bu hastalığı ilk ortaya atan doktor Peter Sifneos‘un yaptığı çalışmalarda yeterince ilgi ve şefkat görmeyen çocukların beyin gelişimlerinde yapısal anormalik oluştuğu, bunun da aleksitimiye yol açtığı görülmüş. Karakterini gerçekten iyi canlandırmış özellikle de dizimizin kötü adamıyla birlikteyken bir harikaydı. Genelde iyilerin kötülerle karşılaşmasını izleriz ama ikisinin sahnelerinde iki kötünün karşılaşması gerilimi yaşanıyordu aleksitimi yüzünden.

Dizimizin bir diğer idol oyuncusu da inatçı dedektif Eun Ji Soo‘ya hayat veren, Sistar isimli KPOP grubunun eski üyelerinden biri olan Kim Da Som. Pek fazla projede yer almamış olmasına bir başka genç yetenek. Savcımızın yanında biraz fazla olgun kaldığı için duygularına karşılık alamayacağını en başında hissetmiştim ama yine de sevimliliğiyle kalpleri kazanmayı becerdi.


Dizide ilginç bir şekilde sanki başında bir bela dolaşıyormuşçasına felaketlerle başlayıp bitmiş. Önce savcımızın gençliğini canlandıracak oyuncu olarak seçilen Jeon Yoo Ahn cinsel taciz suçlaması nedeniyle soruşturmaya alındığında diziden ayrılmak zorunda kalmış, yerine başka bir genç oyuncu olan Joe Byeong Gyu seçilmiş ki bence gayet başarılıydı. Dizi bittikten sonraysa dizide savcımızın annesini canlandıran ve başarılı bir kariyere sahip deneyimli oyuncu Jeon Mi Sun intihar ederek hayatına son vermiş. Böyle de lanetli bir dizi mi desek bilmiyorum.

Dizinin müzikleri fena değil ama akılda kalıcı bir soundtrack parçası olduğunu söyleyemeyeceğim. Gerilimi ve heyecan dozu gayet yerinde. Aslında fazla şok uyandırıcı gelişmeler yaşanmıyor ama özellikle de savcımızın geçmişinin açığa çıkmaya başladığı kısımlar gerçekten çok etkileyiciydi. Dizideki bir polis karakterin de dediği gibi ” böyle şeyler sadece yurt dışında oluyor sanılıyor ama ülkemizde kayıtlı o kadar çok vaka var ki…” Daha fazla detaylandırıp işin sırrını bozmayayım ama izlemenize değecek bir hikaye olduğunu söyleyebilirim.

10/7 Neden?

Genç oyunculardan izlenesi, derli toplu, senaryosu fire vermeyen, açıkçta kalacak hiçbir nokta olmadan tamamlanan bir dizi izleyebildiğimiz için. Ayrıca genelde neredeyse her Kdramada gördüğümüz zaman atlamasını da dizinin sonunda değil, başında yaparak küçük bir sürpriz yaşattı.

Dizinin Fragmanı

ITEM vs The Lost Room – Esinlenmenin Cılkı Çıktığında


Dizinin Adı : Item
Yönetmen : Kim Sung-Wook
Senarist : Min Hyung (webtoon), Kim Joon-Seok (webtoon), Jung Yi-Do
Yayınlandığı Kanal : MBC
Tür : Gizem, Fantastik, polisiye
Bölüm Sayısı : 32
Bölüm Süresi : 35 Dakika
Yapım Yılı : 2018 – 2019
Ülke : Güney Kore
Dili : Korece

OYUNCULAR

Ju Ji Hoon – Savcı Kang Gon/Kim Sung kyu
Jin Se Yeon – Profiller polis Shin So Young

Kim Kang Woo – Jo Se Hwang
Kim Yoo Ri – Bayan Savcı Han Yoona
Lee Dae Yeon – Emekli Polis Shin Goo Cheol
Park Won Sang – Peder Koo Dong Young
Shin Rin Ah – Savcının yeğeni Kang Da In
Kim Min Kyo – Bang Hak Jae
Hwang Dong Joo – Ha Seung Mok
Oh Seung Hoon – Seo Yo Han

KONUSU : Ya normal insanlara ait normal eşyalar doğaüstü şeyler yapabilseydi?

Savcı Kang bir sosyopat olan zengin ve güçlü şirket patronu Jo Se Hwang’ın peşine düşmüştür ancak Se Hwang elindeki doğaüstü güçleri bulunan nesneleri kullanarak hem savcıyı suçlu duruma düşürmüş, hem de yeğenini kaçırarak alternatif bir dünyaya hapsetmiştir. Savcı Kang yanında diğer başka nesnelerin sahipleri olan kişiler, akıllı bir polis profilleri ve onun polis emeklisi babasıyla birlikte diğer nesneleri toplamaya başlar. Her iki tarafın da amacı aynıdır, bütün nesneleri toplayarak her dileğin gerçekleşebileceği ” Dilek Odası ” na girebilmek.

Kablolu kanalda yayınlanan dizi AGB Nielson’a göre en yüksek 4.8%, TNms’ye göre en yüksek 5.1% reyting elde etmiştir. Dizi aynı isimli Kim Jung Seok (çizer) ve Min Hyung (yazar) tarafından hazırlanan popüler bir KakaoPage Webtoon serisinden uyarlanmıştır. Webtoon’un ilk bölümü Mart 2017‘de yayınlanmıştır.

KİŞİSEL YORUM : ITEM dizisine başlama nedenim ilginç bir konuya sahip olmasıydı. Bu tarz doğaüstü konuları işleyen dizilerde fazla mantık aranmaması gerektiği bir gerçek ama en azından senaryosunun tutarlı olması gerek diye düşünüyorum. Ne yazık ki bu dizi sonuna kadar ağır aksak da olsa ilerlemeyi başarıp sonunda patlayan bir dizi oldu.

Öncelikle baş rolde 2009 yılında karıştığı uyuşturucu skandalı sonrası apar topar askere giden ve döndükten sonra Along With The Gods film serisinde oynadıktan sonra popülaritesi artmaya başlayarak önce Netflix’te zombi dizisinde, ardından bu dizide baş rolü almayı başaran Ju Ji Hoon bulunmakta. İnanın Güney Kore’de böylesine ağır bir skandala karıştıktan sonra kariyerine geri dönmeyi başarabilen çok fazla kişi yoktur. Henüz kariyerinin başındayken bulaştığı bu skandal oyuncunun belki de en çok deneyim kazanabileceği yılları çalması açısından kötü olmuş. Çünkü izlediğim üç yapımda sadece Along With The Gods’ta biraz parlayabiliyor. Mimik, yüz ifadesi kullanımı ve duygu yansıtma açısından oldukça zayıf olan oyuncu ayrıca gerçekten bir tuhaf ağlıyor. Aslında gerçekten ağlıyor ama adamın ağlaması bir değişik. Hani bazı insanlar güldüklerinde ses çıkarmazlar katılırlar ya onun gibi katılarak ağlıyor. Uzun bir süre ses çıkmıyor, sadece hıçkırık duyuyoruz ardından ühüühühü geliyor. o.O

Dizide suçlu profilleri olarak görev yapan bayan polisi canlandıran Jin Se Yeon ise gerçekten çok başarılı. Ayrıca savcıdan kat be kat zeki olması, olayları birleştirmesi, konuşma şekli, inandırıcı oyunculuğuyla resmen Ju Ji Hoon’u ikinci plana atmayı başarmış. Bu oyuncuyu izlediğim ilk diziydi, umarım daha bir çok dizide izleme şansı buluruz. Dizinin kötü adamını canlandıran Kim Kang Woo‘da rolünde bir harika olunca dizinin baş rolü yan rol gibi olmuş. Kendisinden başka kimseye önem vermeyen, etrafındakileri sadece kuklalar olarak gören, her şeyi satın alarak veya nesnelerini kullanarak sahip olabileceğini veya yok edebileceğini düşünen, tanrı olma takıntısında kendini kaybetmiş bir sosyapatı canlandırabilecek en iyi oyuncuyu seçmişler bence. Savcıyı bir bilgisayar oyunu oynarmışçasına kontrol edip kendi kendine eğlendiği sahnelerdeki başarısı görülmeye değer.

Bu diziyi bitirdikten sonra yazım için araştırma yaparken birçok kişinin dizinin konusunun başka bir diziden çalındığını veya çok büyük bir esinlenmeyle yaratıldığını yazdığını görünce meraklandım. Bahsi geçen dizi ” The Lost Room “ adındaki bir Amerikan dizisiydi. Sadece 6 bölüm olduğunu görünce bende iki dizinin karşılaştırmalı yazısını yazmaya karar vererek onu da izlemeye karar verdim. Kısaca ikisinden ve nesnelerinden bahsettikten sonran sonlarını değerlendirmek istiyorum.

ITEM dizisinde çok fazla nesne yok. Sonradan ortaya çıkan nesne dışındakiler,

Parfüm – İnsanlara sıkıldığında onlara söylenen şeyleri yapmalarını sağlıyor. Bu kendilerini bir yerlerden atıp öldürmeleri olsa bile yapıyorlar.

Yüzük – Takıldığında takan kişiyi trajedide ölenlerden birinin, yüzüğün asıl sahibinin görüntüsüne bürünmesini sağlıyor.

Fotoğraf albümü – Bu albüme yerleştirilen kişiler alternatif bir dünyaya hapsoluyorlar.

Bileklik – Takan kişiye doğa üstü fiziksel ve metafiziksel bir güç veriyor. Yüzükle birlikte takıldığında takan kişiyi kısa bir süreliğine alternatif dünyaya götürüyor.

Fotoğraf Makinesi – Sahip olduğu kişinin gözlerini kullanarak gelecekten görüntüler içeren resimler çıkarıyor.

Mühür – Uygulandığı kişinin vücudundaki yaraları iyileştiriyor.

Oyuncak şişesi : Kullanıldığında oldukça güçlü doğaüstü bir kamçıya dönüşüyor.

Şapka : Takan kişinin görünmez olmasını sağlıyor.

Ayna : Bazı nesneleri içinde saklayıp açılıp belirli bir yere doğrultulduğu zaman bunları yaniden içinden çıkarabiliyor.

Telefon : Nesnelerin gücünü arttırıyor. Albümle birlikte kullanıldığında zamanı durduruyor.

Dizinin Adı : The Lost Room
Yapımcı : Christopher Leone – Laura Harkcom
Tür : Dram, Supernatural, Gizem
Yayınlandığı Kanal : Sci Fi
Yayınlanma Yılı : 2006
Ülke : Amerika
Dil : İngilizce
Bölüm Sayısı : 3 (Ancak DVD versiyonu yayınlandığında bölümler 6’ya bölünmüştü. Bu yüzden bazı sitelerde 6 bölüm halinde bulabilirsiniz.)
Süre : Toplam 262 dakika

OYUNCULAR

Peter Krause – joe Miller
Julianna Margulies – jennifer Bloom

Peter Jacobson – Wally jabrowski
Dennis Christopher – Dr. Martin Ruber
Elle Fanning – Anna Miller
Roger Bart – Howard “the weasel” Montague
Kevin Pollak – Karl Kreutzfeld
Ewen Bremner – Harold Stritzke
Margaret Cho – Suzie Kang
Tim Guinee – Eddie Mccleister (occupanT/Müşteri)

KONUSU : Elinde gizemli bir anahtarla kalakalmış bir polis dedektifi, evindeki dolaptan çıkıp ölen bir genç, anahtarı ele geçirmek için her şeyi yapacağı belli olan birtakım adamlar ve kısacık bir sezona sıkıştırılmış bolca koşuşturma…

Söz konusu anahtar bir otel odasına ait. Bu anahtarla hangi kapıyı açarsa açsın, ki anahtar her kapıyı açabiliyor, bu otel odasına giriyor. İçeride bir yatak, boş bir araziye bakan bir pencere, işler halde bir banyo, bir telefon, komodin gibi birkaç mobilya var. Hangi halde bırakılırsa bırakılsın kapı tekrar açıldığında kullanılmamış boş bir oda karşılıyor içeri gireni. Odaya sonradan getirilen eşyalarsa ancak anahtar da içerideyken orada kalabiliyor, anahtarı alıp odanın kapısını kapattığınız anda oraya ait olmayan her şey ortadan kayboluyor; oda resetleniyor, nereye gittikleri meçhul. İşte dedektifte kötü adamlar anahtarı ele geçirmeye çalışırken bu şekilde kızını da odanın içinde kaybediyor. Onu kurtarabilmek için diğer doğaüstü güçleri olan nesneleri araştırmaya ve toplamaya başlıyor.

KİŞİSEL YORUM : Konuya bakınca ne kadar tanıdık geldi değil mi? İzlemeye başladıktan sonra iki dizi arasındaki benzerlikleri görüp bu kadar da olmaz diyeceksiniz. Açıkça görülüyor ki birileri birilerinin çalışmasından fazlasıyla etkilenmiş. The Lost Room 2006 yılında yayınlandığı, ITEM mangası ise ilk 2017 yılında yayınlanmaya başladığında göre sanırım esinlenenler açıkça ortada. The Lost Room ITEM dizisine göre çok daha iyi bir senaryoya ve akıcılığa sahip. Daha fazla merak uyandırıcı gelişme meydana gelirken temposunu da güzel ayarlamışlar. Dizinin baş rolünde Six Feet Under dizisiyle bir çok seyircinin gönlünü kazanmış Peter Krause bulunuyor. Oldukça akıllı ve sakin bir polis dedektifi olan Joe Miller‘e hayat veriyor. Joe nesnelerin peşinde olan diğerler kişilerden daha farklı olarak nesnelere daha çabuk ulaşıyor çünkü ilk olarak kendini güçlerinde kaybetmiyor, ikinci olarak kızını kurtarma gibi bir amacı var. Bu yüzden çok kısa bir sürede seneler boyunca diğerlerinin kat edemediği kadar büyük bir yol kat etmeyi başarıyor.

Dizinin bir diğer sürpriz ismi ER dizisindeki hemşire Carol rolüyle hatırlayabileceğiniz Julianna Margulies. O kaşları nerde görseniz tanırsınız zaten. 😀 Ayrıca House M.D.’nin Doktor Taub’u Peter Jacobson nesne sahiplerinden biri olarak, Dakota Fanning’in küçük kardeşi Elle ise Joe Miller’in kızı olarak dizide rol alıyorlar. Ayrıca birçok diziden ve filmden göz aşinalığı bulunduğumuz birçok kaliteli karakter oyuncusuna sahip olması da izleme keyfini arttırıyor. ITEM dizisinden farklı olarak The Lost Room‘da 100‘den fazla nesne bulunuyor. Bazılarının güçleri çok önemsizken bazılarının oldukça büyük.

Dizi boyunca güçlerini öğrenebildiğimiz nesneler,

Anahtar : 10 numaralı motel odasına ait anahtar. Anahtar deliği olan her kapıyı açıyor, başka bir boyutta olduğu düşünülen motel odasına açılıyor. Anahtar yanınızdayken kapıyı kapatıp nereyi düşünürseniz oranın kapısının açılmasın sağlayabiliyorsunuz açmak istenilen kapının direk görüntüsü düşünülürse o kapı açılıyor, aksi halde rastgele mekanlara açılıyor.

Otobüs Bileti : Değdiği kişiyi New Mexico, Gallup dışındaki bir yolun ortasına gönderiyor. Burası aynı zamanda motelin gerçekte bulunduğu bölge.

Kol Saati : Saatin bilekliğinin içine konan yumurtayı pişiriyor. :)))

Tırnak Törpüsü : Kendisine doğrudan bakan kişinin kısa süreliğine kendinden geçmesine neden oluyor.

Şemsiye : İnsanları, sizin kendilerini tanıdığınıza inandırıyor.

Kurşun Kalem : Ucunu katı bir yüzeye değdirdiğinizde Amerikan peni’si (kuruş) yaratıyorsunuz.

Tükenmez Kalem : Değdiği her şeyi anında kızartıyor.

Tarak : Saçtan geçirildiği zaman en fazla 10 saniyeliğine zamanı durdurabiliyor.

Göz : Canlı dokuyu iyileştirme ya da yok etme gücü bulunmakta.

içki şişesi : Kapağı açılınca, hedef alınan kişinin havasız kalmasına neden oluyor.

Makas : Doğrultuğu objelerin yerini değiştiriyor, objeleri döndürüyor.

Kol Düğmeleri : Takan kişinin kan basıncını düşürüyor.

İskambil Destesi : Bakan kişinin çeşitli görüntüler görmesine neden oluyor ki etkileri yıkıcı derecede güçlü oluyor.

Çeyreklik : Yutulduğunda anıları geri getiriyor, direk canlandırıyor. Anılarınızdan bir kişiyi düşündüğünüzde onu kanlı canlı olarak karşınızda görebiliyorsunuz.

Gözlük : Takan kişinin etrafındaki küçük bir alandaki yanma, ateşleme vb. eylemlerin gerçekleşmesini engelliyor.

Polaroidi Resim : 1961’deki *olay*ın gerçekleşmesinden hemen önce, odanın son durumunun görülmesini sağlıyor. Tabii görmek için odada olmak gerekiyor veya gerçek odanın olması gerektiği yerde.

Saat : Pirinç maddesinin katı halden gaz haline geçmesine neden oluyor.

Saat Kutusu : 10 metrelik bir alandaki entropi (evrendeki düzensizlik) yaratıyor veya azaltıyor.

Ustura : Dokunduğu cam yüzeyi parçalıyor.

Manto : Kurşun geçirmiyor

Radyo : Doğru istasyon açıldığında, kişinin boyunu 7-8 cm uzattığı rivayet ediliyor.

Occupant (Oda sakini/Müşteri) : Canlı olan tek nesne olarak, diğer nesnelerin doğal eğilimlerini etkileyebiliyor, mesela kendisinden uzak tutabiliyor. Motel odasının kapısı anahtarın sahibi tarafından açılıp kapatıldığında müşteri odadaysa, bilinç sahibi tek nesne olarak odada bulunduğundan, odaya ait olmayan nesnelerin tutulduğu boyuta giriş yapabiliyor. Diğer nesneler gibi oda dışındayken yok edilemiyor ve zamandan da etkilenmiyor ve yaşlanmıyor.

Kol saati + bıçak : Bu kombinasyon kişinin telepati yapabilmesini sağlıyor.

Anahtar + Saat kutusu + Tarak : Bu kombinasyon, 10 numaralı odadaki alternatif boyuta kısa bir süreliğine girilebilmesini sağlıyor.

Küllük + Saat + Anahtar + Tırnak makası + Diş fırçası + Aaat kutusu + Sigara paketi : Conroy deneyinde kullanılan kombinasyon olup, gerçeklikte bir yırtık açılmasına sebep oluyor, kapının kapatılması (ve genelde anahtar ile kapıyı açan kişinin odanın içinde kalması) ile yırtık kapatılıyor.

Görebileceğiniz gibi dizide bu kadar çok nesne olması hem dizinin ilginçliğini arttırmış, hem de senaryoyu bu nesnelere bağlayarak geliştirebilemelerini sağlamış. Çünkü ITEM dizisinde nesnelerin özelliklerini bilen ve bunların peşinde olan sadece bir kötü adam bulunuyordu. Oysa The Lost Room‘da üç farklı organizasyon nesnelerin peşinde.

Koleksiyoncular, nesneler ilk ortaya çıktığı zaman farkına vararak bunları toplama başlayan ilk grup. Başkanı The Sunshine Motel‘in sahibi olan Arlene Conroy ve motelde hademelik yapan eşi. Motellerinde sadece 9 numara olmasına rağmen bir gün 10 numaralı odaya ait anahtarı bulmalarıyla başlıyor her şey. 1966 yılında koleksiyoncular Conroy deneyi denilen bir şey yapmaya kalkışıyorlar ve birçoğu bu deney sırasında ölüyor. Deneyi durdurabilmek ve gerçeklikte meydana gelen yırtığı kapatabilmek için Arlene kendini feda ederek kapıyı kapatıyor.

Lejyon, nesneleri toplayarak daha fazla insana zarar vermelerine engel olmaya çalışıyor.

The Order, kendilerini yeni dinin mensupları olarak gören bir grup. Bu kişilere göre nesneler tanrının birer parçası. Teorilerine göre tanrı öldürülmüş veya ölmüş, parçaları dağılmış. Eğer nesneleri bir araya getirirlerse tanrıyla konuşabilme şansına erişeceklerine inanıyorlar.

Gelelim nesnelerin nasıl yaratılmış olduğuna. Bence bu nokta ITEM dizisinin The Lost Room‘dan daha iyi cevap verebildiği tek nokta. ITEM‘e göre yaşanan o büyük faciada ölen masum insanların taşıdığı bazı nesneler güç kazanmışlar ve bunu dizi içerisinde açıklıyorlar. Bu durumu çözen kötü adamın aynı şekilde başka nesneler yaratmaya çalışmasının nedeni de bu. The Lost Room ise nesnelerin yaratılmasından ” OLAY ” diye bahsediyor ama aslında kimse ne olduğunu bilmiyor, müşterinin kendi bile.

4 Mayıs 1961 yılında New Mexico Gallup’da 66. otoyolun üzerinde Sunshine Motelin 10 numaralı odasında kalan bir müşteriye saat 13:20 sıralarında paranormal bir olay oluyor. Hem kendisi hem de nesneler bazı doğaüstü güçler kazanıyor. Müşteri Arizona’daki karısının yanına dönüyor ama karısı onu tanımıyor. daha önce hiç tanışmadıklarını söylüyor. Dizinin hayranları arasında kabul edilen genel ve en mantıklı teori paralel evren teorisi. Bizim evrenimizdeki motelde 10 numara yok, oysa müşterinin geldiği evrende var. Odayı karısıyla birlikte tutup tutmadığını bilmiyoruz ama nesneler içerisinde kadın eşyaları da olduğuna göre tutmuş olabilir. Olay olduğunda müşteri büyük ihtimalle odada yalnızdı, karısı ya resepsiyona gitmişti ya da odanın dışındaydı. Bu yüzden bizim evrenimizde kendine geldiğinde doğal olarak karısını arayıp buldu ama karısı onu tanımıyordu. Üstelik sahip olduğu her şey de doğaüstü güçler kazanmıştı. Bütün nesneler başka bir paralel evrene ait olduklarından ve bizim fizik kurallarımız onlara işlemediğinden yok edilemiyorlardı. Zamanı durdurma, entropiyi yok etme/bozma yada biletin yaptığı gibi birini başka yere ışınlama gibi bizim fizik kurallarımızı hiçe sayan özelliklere sahip olmuşlardı. 10 numara hiç yoksa nasıl odada parmak izi bulunabiliyordu? Parmak izi ise zaten lavabonun camında vardı, çünkü motel müdiresi ve eşi diğer evrende de motelin sahipleriydiler ve odayla ilgileniyorlardı Bu yüzden adamın parmak izinin bulunması gayet doğaldı.

Anahtar ile de her seferinde odanın bir başka versiyonuna giriyorsunuz aslında, bu yüzden odaya ait nesneler dışında bir şey bırakır ve kapıyı kaparsanız geri getirmek kolay değil. Bütün nesneler birbirini çekiyor ve tekrar bir araya gelmeye çalışıyorlar. Birkaç nesnenin olayın olduğu yerde birleştirilmesi bir felakete neden olurken, hepsi bir araya gelebilirse muhtemelen bizim evrenimiz ile paralel evren arasında bir delik açılabilir veya evrenler birbirine geçerek biri veya ikisi birden yok olabilir. Bu durumda her şeyi başlatan olayı bilmek mümkün değil çünkü olan bizim evrenimizde değil, paralel evrende yaşandı, müşteriyle birlikte nesneleri bizim evrenimize attı. Miller başka bir evrene geçmediği için herkes onu hatırlamaya devam etti.

Bir diğer teori OLAY olduğunda 10 numaralı odanın ve içerisindekilerin dünyadaki herkesin zihninden silinmiş olması. Bu yüzden motelin sahipleri 10 numaralı odalarının olduğunu hatırlamıyor, müşterinin eşi de kocasını hatırlamıyordu. Müşterinin geçmişinin resetlenmesinin nedeni, OLAY sırasında odada bulunmasıydı, bu nedenle dedektif Miller nesne olduğunda geçmişi resetlenmedi. Dizinin ilk bölümünde Wally olay yaşandığından beri 10 numaralı odanın artık dünya üzerinde var olmadığını söylemişti. Müşteri olay sonrasında anahtar sayesinde odadan çıkabilmiş ancak varlığı silindiği için kimse onu tanımamıştı, bu nedenle Miller için aynı şey geçerli olamazdı.

Bir diğer mantıklı teori de nesneler bir araya geldiğinde gerçeklikte yırtılma veya oynama yapabilmeleri, alternatif gerçeklik/evren yaratabilmeleri üzerine. Bu yüzden Conroy deneyinde nesneler birleştiğinde müşterinin hala odanın içinde olduğu alternatif bir gerçekliğe kapıyı açmayı başardılar ve müşteri kapının kapanmasını sağladı. Bu yüzden Kreutzfeld’in aynı deneyi gerçekleştirdiğinde oğlunun yaşadığı bir gerçekliğe veya alternatif evrene kapıyı açması gibi diye düşünebiliriz.

Birbirinden mantıklı ve akla yatkın teoriler arasında hangisini seçeceğini şaşırıyor insan değil mi? İşte bu yüzden The Lost Room dizisini izlemek ve üzerinde teoriler üretmek daha keyifli oluyor. Ne yazık ki bunu ITEM dizisinde yapmak mümkün değil. ITEM dizisinin finali de gerçekten patlamış. Öncelikle dilek odasına girip dileği gerçekleştirmek için bütün nesnelerin bir araya gelmesi gerekiyordu ama savcı bir nesne eksik olarak odaya girmeyi ve üstüne dilek dilemeyi başardı. Bu yüzden dizinin sonunda bir nesnenin hala dışarıda var olduğu, hapishanede ölenin gerçekten kötü adam olup olmadığı muallakta kalmış. Ayrıca savcının dileği tam olarak neydi? Neden yeğeniyle birlikte geri dönmedi? Bir dilekten fazlasını dileyebiliyor muydu? Sondaki birleşme savcının alternatif gerçeklikte gördüğü bir hayal miydi yoksa gerçekten geri mi dönmüştü? Aklımızda deli sorularla seyirciyi tatmin edemeden dizi bitti.

The Lost Room ondan iyi mi? Ne yazık ki cevabım hayır. Ama bunun nedeni dizi sanki ikinci sezonu gelecekmiş gibi dizinin sonunun açık bırakılmasından kaynaklanıyor. Aklımızda hala cevaplanmamış tonla soru var. Mesela Isaac ve Kreutzfeld’e ne oldu? Kreutzfeld başka bir evrendeki çocuğuna kavuştu mu yoksa ikisi Miller’in kızı gibi odanın alternatif versiyonlarından birinde sıkıştılar mı? 4 mayıs 1961’de 10 numaralı odada ne oldu tam olarak? Dr. Ruber’e bundan sonra ne olacak? Kalan nesnelere ve Miller’e ne olacak? Dr. Ruber’den bahsetmişken dizinin kendini peygamber sanan kişilere alttan alttan yaptığı göndermeye de bayıldım. Hayatının 50 yılını sıradan bir insan olarak yaşadıktan sonra sanki olağanüstü güçleri olan nesnelerin ortaya çıkmasını bekliyormuş gibi onlardan haberdar olur olmaz kendini kaybediyor ve boyundan büyük işlere girişiyor. Çölde açlık ve susuzluktan kendinden geçtiğinde gördüğü hayallere inanıp kendince ilahi bir görev edinmesi, kendini nesnelerin peygamberi ilan etmesi de binlerce yıldır ben peygamberim diye ortalığa dökülenleri güzel özetliyor.

 

Sonuç olarak,

ITEM 10/6

THE LOST ROOM 10/8

 

Neden? Bütün eksikliklerine ve cevaplanmamış sorularına rağmen The Lost Room oyunculuk ve senaryo açısından daha tatmin edici ve izlemesi keyifli olduğu için.^^

ITEM teaser

The Lost Room trailer