Darkangelhome

The Mentalist – Kolay Davalar Zor Çözümler


Yönetmen : Chris Long – David Nutter – Simon Baker
Senarist : Bruno Heller
Yayın tarihi : Eylül 2008 – Mayıs 2015
Tür : Polisiye, Dram
Sezon sayısı : 7
Bölüm sayısı : 196
Ülke : Amerika
Dil : İngilizce

OYUNCULAR

Patrick Jane – Simon Baker
Teresa Lisbon – Robin Tunney
Kimball Cho – Tim Kang
Wayne Rigsby – Owain Yeoman
Grace Van Pelt – Amanda Righetti

KONU: Dizi insanların giyimlerinden, hareketlerinden, evlerindeki düzenden, yerleştirdikleri eşyalardan, konuşma stillerinden ve hatta kokularından dahi söylemedikleri şeyleri çözebilme yeteneğine sahip olan Patrick Jane (Simon Baker)’in Kaliforniya Araştırma Büro’sunda (CBI) da danışman olarak çalışmaya başlamasıyla birlikte başlıyor. Patrick Jane’in bu kararı almasının arkasında önemli bir neden var. Patrick televizyonda bir medyummuş gibi zihin okuma şovlarına devam ederken bir gün bu showlardan birinde seri katil ” Red John ” hakkında atıp tutar ve aslında hiç bilmediği, hiç tanımadığı bir katil hakkında yaptığı değerlendirmelerden sonra akşam evine döndüğünde çocuk odasının kapısına asılmış bir not bulur. Notta ” Eğer iyi bir medyumsan bu kapının arkasında eşine ve çocuğuna ne olduğunu tahmin edebilirsin.” yazılıdır ve Jane kapıyı açtığında Red John tarafından öldürülen karısı ve kızının cansız bedeniyle karşılaşır. Red John kendi imzasını da karısının ve çocuğunun kanını kullanarak duvara çizmiştir. Gülen bir surat ifadesi… O günden sonra Jane’in bütün hayatı değişir. Artık tek amacı Red John’u yakalayabilmektir. Bunun için de eski zengin ve ünlü hayatını geride bırakarak çok cüzi bir maaşla polis için çalışmaya başlar.

Dahil olduğu birimin başı Lisbon’ın (Robin Tunney) önderliğinde gizemli cinayetleri çözmeye çalışan bir ekibe dahil olur ve kabiliyetlerini CBI’a verilen davaların sonuca ulaştırılması için kullanır. Jane her davada zekasını ortaya koymaya ve her geçen gün Red John’a yaklaşmaya başladığında azılı seri katil ve Mentalist arasında zeka düellosu başlayacak, biri diğerini alt etmeye çalışırken etraflarındaki herkesi de beraberlerinde sürükleyeceklerdir. Buz dağının sadece görünen ucuna şahit olmuş Jane’i çok büyük sürprizler, kovalamacalar ve gerilimler beklerken Red John etrafındaki çemberi yavaş yavaş daraltmaya başlar.

The Mentalist ” Psych ” isimli diziye aslında fazlasıyla benzemekte ve bazı eleştirmenlere göre aslından daha iyi bir yeniden çevrim olarak görülmekte. Psych’te de aslında medyum olmayan bir Mentalist’in polis için çalışması konu edilmişti. Komedi ağırlıklı olan Psych’in aksine The Mentalist odağına seri katil Red John ve Jane arasındaki kovalamacayı koyarak gerilim dozunu yükseltmiştir. Dizinin ilk sezonu eleştirmenler açısından en iyi sezonu olarak görülmekte. Yayına başladığında ilk bölümünü 15.6 milyon kişi izlemiştir. Devam eden sezonlar bölümde izleyici kitlesini yavaş yavaş kaybetse de yine de final sezonunu 11 milyon izleyiciyle kapatmayı başarmış başarılı bir dizidir. The Mentalist 20 den fazla ülkede gösterilmiştir. Başrol oyuncusu Simon Baker’a Altın Küre adaylığı, yıldızlar kaldırımında bir yıldız ve dizi yayınlanırken pek çok magazin dergisinden Yaşayan En Seksi Aktör unvanları getiren dizi pek çok farklı ödül töreninden eli boş dönmemiştir. ” Flaming Red ” isimli bölümü ile birlikte 2005’den beri Desperate Housewives’in elinde bulunan bir rekoru kırmış ve 18.7 milyon kişi tarafından izlemiştir.

Tme Mentalist ortalama İzleyici rakamları

1. Sezon : 17.52 Milyon
2. Sezon : 15.37
3. Sezon : 15.24
4. Sezon : 14.57
5. Sezon : 11.82
6. Sezon : 11.27
7. Sezon : 11.81

Dizi içerisinde verilen meşhur şiir ise William Blake’e ait olan ” Tiger Tiger ” şiiridir. Aşağıda hem dizide okunan mısranın çevirisini hem de şiirin tamamını verdim. 😉

Işıldayan parıltı, kaplan, kaplan!
Gecenin ormanında, alev alev yanan,
Hangi ölümsüz el, bir göz, ama hangi
Yarattı sendeki korkunç ahengi?

İngilizce şiirin tamamı,

tiger tiger. burning bright,
in the forests of the night;
what immortal hand or eye.
could frame thy fearful symmetry?

in what distant deeps or skies.
burnt the fire of thine eyes?
on what wings dare he aspire?
what the hand, dare seize the fire?

and what shoulder, & what art,
could twist the sinews of thy heart?
and when thy heart began to beat.
what dread hand? & what dread feet?

what the hammer? what the chain,
in what furnace was thy brain?
what the anvil? what dread grasp.
dare its deadly terrors clasp?

when the stars threw down their spears
and watered heaven with their tears:
did he smile his work to see?
did he who made the lamb make thee?

tiger tiger burning bright,
in the forests of the night:
what immortal hand or eye,
dare frame thy fearful symmetry?

 

Dizide Red John’un kimliği açıklanmadan önceki bütün kayıtlarda ve telefon görüşmelerinde Red John’u bizzat Simon Baker’ın kendisi seslendirmiştir. Ayrıca Patrick Jane karakterinin pek çok özelliği Derren Brown isimli psikolojik ilizyonisti fazlasıyla andırmaktadır. Red John olayı çözümlenene kadar yayınlanan neredeyse bütün bölümlerin adında “ Red ” ifadesi yer almaktadır.


KİŞİSEL YORUM : The Mentalist bünyesinde barındırdığı Simon Baker gibi harika bir oyuncu sayesinde sıkılmadan izlenen, kah güldürüp kah ağlatan, bolca geren ve yüzlerce teoriler kurmanıza neden olabilecek güzel bir dizi. Patrick Jane aslında bir medyum değil ama insanları okuma ve hipnoz becerileri sayesinde kendini medyummuş gibi tanıtarak geçmişte pek çok kişiyi dolandırmış. Bir medyum olarak TV showlarına çıkacak kadar da ünlenmiş. Zengin ve dertsiz tasasız bir hayat sürerken egosunun kurbanı olarak azılı seri katil Red John hakkında bilip bilmeden konuştuğu zaman ise kendi kuyusunu kazmış bir karakter. Jane’in ailesini ölü olarak bulduğu ev, oda, duvardaki kandan gülen yüz ifadesi onu olduğu kadar bizleri de gördüğümüz her sahnede incitiyor. Jane çok sevdiği ailesini kaybettikten sonra evinde uyuyamıyor hatta uyku problemi çekiyor. Birkaç sağlam klasik takım elbisesi, tozlu kahverengi ayakkabıları ve sarı lüleleriyle dolaşırken genellikle cebinde beş kuruşu olmuyor. Ama sanmayın parasız. Jane isterse herhangi bir kumarhaneye girerek binlerce dolar kazanabilir. Bu yüzden onun gibilerin kumarhanelere girmeleri yasaklanmıştır. Çünkü kartları sayabilirler ve müthiş hafızalarıyla paraları kazanabilirler.

Jane aslında bir medyum değil ama çok zeki bir adam. Zekası çok yönlü olarak işliyor. Foto-grafik hafızası gördüğü şeyleri asla unutmamasını sağlarken hafıza sarayı ise onun ihtiyacı olduğunda istediği bilgiye ulaşmasını sağlıyor. Hafıza Sarayı zihinde inşa edilen bir bilgi saklama deposu olarak ifade edilebilir. Basitçe içinde sayısız odası bulunan, bilgilerinizi depoladığınız odacıkları büyütüp, çeşitli odalar eklediğinizde, bu odaları kategorilere ayırdığınızda, benzer koridorları tek bir hole bağladığınızda, o holden üst katlara da çıkılabiliyorsa mükemmel bir saray inşa etmişsiniz demektir. Tabii bu da öyle herkesin yapabileceği bir şey değil. Hafıza Sarayı’nın en meşhur kullanıcılarından biri de Sherlock Holmes’tur.^^



Simon Baker dünyanın en güzel gülümsemesine dünyanın en büyük acısını gömmeyi becerebilen nadir oyunculardan biri. Jane karakterinin muzip gülümsemelerini izlerken ister istemez seyirci olarak bizler de onu izlerken gülümsüyoruz. Jane gözlerinden bir damla yaş süzülmeden hıçkırarak ağlayan, düşük göz kapakları, kenarlarda kırışıklarla süslenen mavi gözleri, kızaran yanakları, her biri ayrı yöne bakan ve bütün uyumsuzlukları ile mükemmel bir uyum yakalayan sarı lüleleri, korkunç gömlekleri, hep kirli, tamir edilmekten harap olmuş kahverengi ayakkabıları, beynine kan gitsin ve böylece daha iyi düşünsün diye devamlı üzerinde uyukladığı kahverengi deri kanepesi, cinayet mahallinde bile içmeden duramadığı bir fincan çayı, yeleği ve hiç çıkarmadığı takımı, kendine olan özgüveni, düstursuzca ettiği laflar yüzünden yediği yumruklar ve en önemlisi sahte olsa bile asla kendini ele vermeyen mükemmel gülümsemesiyle muhteşem bir karakter. Kesinlikle diziyi ayakta tutan ve Red John’un işlenmediği bölümlerden dahi keyif almanızı sağlayan faktör.

Genel olarak aslında Jane’in çözdüğü davalar o kadar da zor davalar değil. Çoğunda katili veya suçluları tahmin etmek çok kolay. Ama işin özü Jane’in bu olayı nasıl çözeceğinde^^ Artık nasıl tuzaklar kurar, nasıl itiraf ettirir, ne gibi dümenler çevirir diye merakımızdan izliyoruz. Eleştirmenler tarafından da yönelen en büyük eleştiri zaten Red John davası dışındaki davaların konu olarak çok basit davalar olmasıydı. Hepsinin ağız birliği etmişçesine birleştiği tek şey Simon Baker’in harika oyunculuğu. ♥

Jane ve kanepesi^^

Aman çaysız olmazzzz~ Özellikle de mavi fincanda^^

Dizinin ana kadın karakteri olan Teresa Lisbon’u Robin Tunney canlandırıyor. Doğal olarak asık, simetrisi kaymış yüzüne rağmen Robin Simon ile güzel bir kimya yakalamış. Teresa’nın her zaman Jane’in yanında olması, onun tam ve yüzde yüz güvenini kazanması, dinlemesi, ne kadar garip ve riskli olsa da planlarını izlemesi, Jane başını belaya sokup ” Lisbooooon~” diye ortamdan kaçışırken arkasını toplaması her şekilde ikisini bir araya getirecek zemini sağlıyor zaten. Lisbon dururken Jane’in dizi içinde başka bir bayan karakterle olabilmesine hiç ihtimal vermemiştim. XD


Dizimizin diğer karakterleri de eğlenceli ve ekibin ayrılmaz bir parçası oluyorlar. Tim Kang tarafından canlandırılan beton yüzlü Kimball Cho, güreşçi omuzlarına sahip güzeli Amanda Righetti tarafından canlandırılan Grace Van Pelt (gariptir Val Pelt adını aratırsanız bir vücut geliştirmeci hanımın adının da bu olduğunu göreceksiniz) ve ekibin şaşkolozu Owain Yeoman tarafından canlandırılan Wayne Rigsby. Her biri birbirinden eğlenceli karakterler. Aslen Güney Kore’li olan Tim Kang’ın aslında o kadar da iyi Korece bilmediğini bir bölümde kısacık birkaç cümle konuşmasından öğrenmiş olduk. Zaten Amerika’da yetişen Koreliler Almanya’da yetişen Türkler gibi konuşuyorlar dillerini. XD Sezonların birinde Amanda Righetti hamile kalınca inanılmaz bir şekilde kilo aldı ve doğuma kadar onu genellikle masa arkasında çalıştırdılar. Ama hiç unutmuyorum bir sahnede kadını şişen karınını gizlemek için bidonun arkasında çekmişlerdi hala hatırladıkça gülerim. Bidon ya bidon XD

Gel gelelim Red Joh mevzusuna… Bu konudaki değerlendirmelerim ciddi spoiler içerdiğinden bu kısımdan sonrasını diziyi izlemeden okumamanızı şiddetle tavsiye ederim.^^ Eğer dizimin heyecanının içine etmekten zevk alıyorum ben diyorsanız buyrun,

 

*******************SPOİLER SPOİLER SPOİLER SPOİLER ********************

 

 

Red John karakteri dizinin en önemli dinamiklerinden birisi. Çok büyük ihtimalle yapımcılar ne dizinin bu kadar tutacağını ne da Red John karakterinin bu kadar sükse olacağını tahmin edemediler. Bu yüzden de derin planlamalar olmadan, kafalarında belirli bir Red John ile olaya giriştirler. Bu kişi de büyük ihtimalle olay yeri inceleme uzmanı Brett Partridge idi. Ancak ne zaman ki Red John seyircinin gündemine oturup adına ” Who is Red John ” isimli siteler açılarak teoriler üretilen anketler düzenlenen bir karaktere dönüştü bu yapımcı ve senaristleri köşeye sıkıştırarak orijinal planlarından reyting uğruna vazgeçmelerine neden oldu. Hatta ikinci seçenek olarak belki de Jane’in kendisini kişilik bölünmesi gibi bir mevzu ile katil yapacaklardı ama yine anketlerde bu seçenek de ikinci sıralara yükselince ondan da vazgeçtiler. Çünkü hiçbir şekilde senarist Bruno Heller’in “ 6. sezondan itibaren Red John’un kim olacağını planlamaya başladık ” şeklindeki açıklaması kabul edilebilir gibi değil. Gerçekten böyle bir durum vardıysa o zaman senariste yönelen bütün eleştiriler ve küfürler haklıdır. İnsanlar 6 sene boyunca bu büyük gizemi çözebilmek için ip uçları peşinde koşarken, gerilim dolu kovalamacaları izleyip sırları ortaya çıkarmaya çalışırken meğerse senaristler bile Red John’un kim olacağını bilmiyormuş. Var mı böyle saçmalık? Durum böyle olunca tabii ki de Red John’un kimliği açığa çıktığında hiç kimseyi tatmin edemezsin.

Red John ve Jane, birbirlerine çok benziyorlar. İkisi de çok zeki, pratik ve analitik bir beyne sahip. Çok dikkatliler ve insanlar üzerinde ciddi etkileri var. Jane hipnoz yapabiliyor, Red John ise insanların içindeki karanlığı görerek onlara yoldaş oluyor, kendine bağlayarak hayatlarını ona adamalarını sağlıyor. Bu bağlamda aynı ip üzerinde durmaya çalışan iki cambaz gibiler. Sadece Red John katil, Jane ise bir nevi polis olan danışman. Tabii bizler Red John’un kimliği açığa çıkana kadar böyle olduğunu sanıyorduk. Çünkü senaristlerin seyirciye yansıttığı katil buydu. Koca bir suç ağı kuracak, eli FBI CBI demeden her yere erecek bir katil daha zeki ve daha karizmatik olmalıydı. Ama gerçek hayatta katiller bu kadar karizmatik olmaz. Biz seyirciler bu zeka oyununu seyrederken kendimizi fazla kaptırarak hapishanedeki psikopatlara mektuplar gönderen algıları çarpıtılmış, hayran olmaması gereken kişiye hayran kişilere dönüşmüştük sadece.

Bruno Heller Red John’un kimliği için ” Bütün katiller gibi bir katil. ” diyor. Yani kapı komşunuz, her gün markette karşılaştığınız, yoldan geçerken selam verdiğiniz, güvenilir gördüğünüz, belki de yıllardır tanıdığınız “ O yapmaz canım ” diyebileceğiniz biri. Bu açıdan bakıldığında neden Red John’un o kişi olduğunu anlayabiliyorum. Çünkü seyircilerin bütün beklentilerine rağmen yüceltilmemesi gereken bir katil, bir psikopattı sadece Red John. O da herkes gibi ölümden delicesine korkuyordu ve o kadar can almasına karşın hayatı tehlikeye girince en zavallı şekilde yalvaran bir insan olması beni hiç şaşırtmadı açıkçası. Patrick Jane ile bir ölümcül “oyun” oynayan ve kendi üstünlüğünü ona ispatlamak isteyen bir karakter Red John. Zaten en başta Jane’n’in karısı ve çocuğunu da bu yüzden öldürmüştü, Jane ona meydan okuduğu için; yani egosuna kafa tuttuğu için. Ona göre oynadıkları sadece bir oyundu ve sonunda yüz yüze geldiklerinde bir çocuk oyununu kazanmış gibi ” Ben kazandım.” diyecek kadar zavallıydı. Bu yüzden aslında Red John konusundaki olumsuzluk onun kim olduğuyla ilgili değil, senaryosal açıdan bir fiyaskoya dönüşmüş olması, yüzleşme sahnesinin olabilecek en acemi, en kötü şekilde çekilmiş olmasıydı. Çünkü biliyorum ki yıllardır beklenti ve gizem o kadar yükselmişti ki, kim Red John çıksa seyirci tatmin olmayacak “aaa bu muymuş, olamaz ki, nasıl yaa” denilecekti o kesin.

Senaristlerin batırdığı nokta reyting uğruna planlarından vazgeçmeleri, her sezon değişik şekillerde serpiştirilmiş ip uçlarını sonunda açıkladıkları kişiye bağlamakta zorlanmaları hatta bunu da yapamamaları. Red John meselesinin çözümünü erteledikçe, her adaydan vazgeçtikçe sonunda bir bakıyorlar ki o da ne? Hiçbir şeyi bağlayamayacak noktaya gelmişler. Çünkü ipucu diye bıraktıkları şeylerin tamamını çelişkisiz bağlayacak bir olay bütünü yok ortada. Bu yüzden de ne Red John’u Jane’e bağlayan olaylar inandırıcı olabiliyor ne de karşımızdaki Red John içimize siniyor. Ne bir geri dönüş, ne bir açıklama, Red John neden öldürmeye başladı, kim bu adam, geçmişinde neler oldu, öldürme güdüsü ne, Jane’in planlarını nasıl biliyor, o da bir hipnoz ustası mı yoksa Jane’in şiddetle karşı çıktığının aksine gerçek bir medyum mu? Bu kadar büyütülen, dizinin baş kahramanının en büyük düşmanı yapılan, yayınlanan bölümlerin adlarını bile Red ile bağlantılı olmasına dikkat edilen bir karakter bu kadar saçma ve bu kadar beceriksizce açıklandığında elbette ki seyirciler tatmin olmaz, ağız dolusu küfrü yersiniz.

Eğer orijinal planları neyse ona sadık kalsalardı ve en fazla 3. sezonda olayı toparlayıp Red John mevzusunu bağlayabilselserdi dizinin önü daha çok açılacaktı kuşkusuz. Çünkü seyirci olarak ben sadece Jane ve Red John arasındaki mücadele için izlemiyordum ki diziyi, Jane’in harikulade karakteri ve zekasıyla eğlenceli bir Sherlock gibi olayları çözmesini seviyordum. Red John olayından sonra Jane başka katillerle, başka psikopatlarla da mücadele edebilirdi ama senaristler kendilerini aşamayarak popüler simgeye yenildiler ve sonunda Red John’un altında ezildiler ne yazık ki. Yoksa bence eğer mantıklı ip uçları ağıyla ve açıklamalarla sunulsaydı hiç kimse Red John’un kimliğine itiraz etmezdi. Tatminsizlik hissetmezdi. Seyircinin isyanının en büyük nedeni budur.

*******************SPOİLER SPOİLER SPOİLER SPOİLER ********************

 

Diziyi Türkçe alt yazılı ve olarak birçok dizi sitesinde bulup izleyebilirsiniz.

10/7 Neden?

Uzun süreli katil kim konulu dizilerin en iyilerinden birisidir de ondan. Her ne kadar Red John olayında hayal kırıklığına uğrasak da dizi Patrick Jane’in harika kişiliği, yüzümüzü aydınlatan gülümsemesi, verdiği insanlık dersleriyle izlenmelidir. İnsanın gülümserken ağlaması ne demek anlayacaksınız…

Dizinin açılışı

Dizinin benim için en güzel, en unutulmaz bölümlerinden biridir. Spoiler ama paylaşmadan edemedim çünkü ana konuyla bağlantılı değil. Jane umutsuz bir hastalığın son evresinde olan, bu yüzden de acı çekmemek için intihar ederek ölmeye karar vermiş adli doktorun yanında son anlarında ona eşlik ediyor ve rahatlatıyor.

It’s there… And It’s gone…

Bu videoda ses iyi

Bunda ise ses biraz kısık ama görüntü iyi

Sahnede çalan inanılmaz etkileyici beste

Patrick işte ne diyebilirsin ki? XD

Reklamlar

2 Yorum

  1. Efsane karakter ve efsane dizi,yazdığınız her bir kelimeye katılıyorum.Red John konusu fazla uzasa da her bir bölümü ayrı bir keyifti.Eklemek istediğim tek nokta her ne kadar yan karakter olarak sadece iki bölüm gözükse de Walter Mashburn karakteri.Keşke spin-off’u yapılsa denecek kadar mükemmeldi bence.

    • MasHburn candır 😀 Dediğin gibi sadece birkaç bölümde bile izlemiş olsak seyircilerin sevgisini kazanmayı becerdi. Jane ile de iyi bir takım oldular aslında. Jane’nin onun milyoner olmasını takmaması ve sırf macera için Jane istediğinde dolarcıklarını düşünmeden ona vermesi falan çok şekerdi. XD Adam artık o kadar doymuş ki her şeye Jane’le atılacağı maceralar, adrenalin için para vermiş hiç umurunda değil. XD

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: